GÜNEŞ’İN IŞIKLA DOLDURDUĞU TAŞ EVLERİN ÜLKESİ, MONTENEGRO.
Montenegro, Adriyatik denize komşu olan ve benim güzel anılarla ayrıldığım sıcak bir ülkeydi. Balkanların en pahalı şehirleri sanırım bu ülkede bulunuyor. Vize almadan ülkeye girebilirsiniz, para birimleri Euro. Arkadaşlar, bu ülkede de gittiğim tüm şehirleri, Makedonya’yı anlatırken yaptığım gibi “Montenegro” adı altında anlatacağım. Nedenini Makedonya’da yazmıştım, tekrar etmiş olayım, şehirler küçük. Ben sırasıyla, Budva ve Kotor’a gittim, Bar şehrine ise uğradım, kalmadım. Budva ve Kotor kadar dolu olmadığını söylediler ki bence de öyle ama bildiğim, gördüğüm kadarıyla anlatmış olayım. Bar, yazlık bir kasaba gibi yani bir valiz kitapla gidip, kafanızı dinleyebileceğiniz ya da kitapsız gidip : ) sabahlara kadar dans edip, eğlenebileceğiniz, renkli gece hayatı olan bir şehir. Limanları çok değerli çünkü ülke, bu limanlardan dış dünyaya açılıyormuş. Eski şehir (Stari Bar) bölümünde gezebilirsiniz, bir de Avrupa’nın en yaşlı zeytin ağacı buradaymış. Deniz ve huzur isterseniz ve Montenegro’da iseniz uğrarsınız ama değilseniz o zaman bizim ege koylarını tercih edin derim : ) Budva ve Kotor şehirleri çok daha etkileyici. Bu arada Montenegro’nun Türkçe adı Karadağ.
Budva’ya giderken yolda zenginler adasını yani Sveti Stefan’ı da görebilirsiniz ama uğrayamazsınız sadece bakarsınız : ) Çünkü adı üzerinde, zenginlerin girebildiği bir ada, bizim gibi alt sınıfı görmeye tahammülleri yok : ) hatta denizden kendi yatınızla falan yanaştığınızda da sizi zenginden saymayıp almayabilirlermiş, kendi jetinizle falan adaya inmeniz lazımmış. : ) Kapısından geri çevrilen çok da ünlü kişi varmış. Bu lafı da duydum ya, artık para havuzunda yüzsem bile girmem, beni kaybettiler : )
Şaka bir yana, adaya girmenin iki yolu var tabi ki : ) ya içeride kalan birinden davet alacaksınız ya da sizi kabul eden bir otele rezervasyon yaptıracaksınız. Bu şekilde adaya girebilirsiniz. Bu adanın tarihinden de kısaca bahsedelim, gördüğünüz gibi adanın kara ile bağlantısı var, bu sebeple de adayı, 12-13. yüzyılda savunma, saklanma gibi amaçlarla, çoğunlukla balıkçılar kullanırmış. O yıllarda girilen savaşlarda kazanılan ganimetlerle de bu adanın içindeki surlar, kiliseler yapılmış. Sonra ne mi olmuş? Zaman geçmiş, adadaki balıkçılar adadan ayrılmış ve ada Singapurlu bir milyardere satılmış. Gelinen son nokta ise işte gördüğünüz gibi yani nerden nereye gelmiş : ) Budva-Kotor yolu üzerinde kalan bu mini ve aşırı zengin adacığı mutlaka görürsünüz.
Ay zenginin adası çenemizi yordu, haydi biz Budva ile başlayalım.
BUDVA
Bu iki şehri görünce bir sıralama yaptım, aklınızda daha kolay kalır diye yazmış olayım. Küçükten büyüğe doğru, Budva, Kotor, Dubrovnik olarak sıralayabiliriz. Mimarileri de çok benzer. Ben sadece Dubrovnik’e gitmiştim, Budva ve Kotor’u da mutlaka görmek gerekiyor. Üçleme bir film gibi düşünün : ) Adriyatik kıyılarındaki en güzel şehirlerdendir. Nüfusu 10-15 bin arası ama kendisi bir şehir : ) Makedonya’yı anlatırken bahsettiğim kasaba-şehir olayı Balkanlarda sıkça önümüze geliyor. Para birimleri Euro.
Gezilecek yerlerine gelirsek, sahillerinden bahsetmeye gerek yok, irili ufaklı birçok yer var. Denizi temiz, suyu serin ki benim tercihimdir. Kısacası, her yerde çimebilirsiniz ama biz sadece geziciyiz diyorsanız, en özel yeri, eski şehir merkezi ve kale yani Stari Grad.
Stari Grad’da, ortaçağdan kalma şirin bir İtalya kasabası ya da Venedik havasını alırsınız. Artık hangisini gördüyseniz ona benzetirsiniz. Bu şehir çok ama çok eski bir yer. İlirya hükümdarının yanındaki öküzden adını alıp, günümüze Budva olarak gelen bu ada, daha sonra İtalyanların eline geçmiş. Belki de bu yüzden bir İtalya havası var. Giriş kapısının üzerinde kanatlı bir aslan var ki bu, Venedik cumhuriyetinin sembolü. Kısa bir süre Osmanlıların elinde de kalan ada, şu an Adriyatik’in en güzel şehirlerinden. Adriyatik’in kalbi diyemeyiz çünkü bunu Dubrovnik için söylüyorlar ki bence de doğrusu bu. Ayrıca çılgın bir gece hayatı var, aramızdaki çılgınlara duyurulur : )
Surların içeride gezebileceğiniz başlıca yerlerde şunlar olabilir,
a-Citedela: Şehrin güney kısmında bulunan en yüksek nokta olduğunda kale de bu bölgeye kurulmuş. Günümüzde, sanatsal aktivitelerde ve yapılan festivallerde kullanılıyormuş.
b-Gözetleme Kulesi: Manzarası muhteşem. Yapılma amacı tabi ki şehre gelen gemileri gözetlemek. Yıllar içinde yaşanan depremler sayesinde zarar görse de restore edilmiş.
c-Aziz Joan Kilisesi: En eski kiliselerden biri diyebiliriz. Yapımı 7. Yüzyıla dayanıyor ancak 1600 lü yıllarda meydana gelen deprem, kiliseye ciddi zarar veriyor ve yeniden inşa ediliyor. Kulesi, daha sonradan ilave edilmiş, Kotor’u komple görebileceğiniz en yüksek kule. Üzerinde bir Bakire Meryem işareti varmış ki çok değer veriyorlar. Meryem/Mary/Madonna isimlerinin hepsini duyabilirsiniz. Kotor’u koruduğunu düşünüyorlarmış.
d-Aziz Mary Kilisesi: Yine eski sahil kiliselerinden biri, Kotor’da yanlış hatırlamıyorsam, kale sınırları içinde üç tane kilise vardı. Bu ikincisi. Burası aynı zamanda Budva’nın en eski okuluymuş. Günümüzde resim galerisi ve klasik müzik dinletilerinin verildiği yer olarak kullanılıyormuş. İçinde bir de türbe varmış. Gözetleme kulesini yanında bulunuyor.
e-Holy Trinity kilisesi: Bu kilise ise diğer ikisine göre çok daha yeni. Venedik imparatorluğunu çöküşünden sonra bölgede Ortodoks popülasyonu artsın diye yapılmış. 1800 lü yılların başında yapımı tamamlanmış.
f-Budva Müzesi: 19. Yüzyılda müze haline getirilmiş, taş bir bina burası. İçeride, etnografik ve arkeolojik birçok eser, Budva’nın ilk yıllarına ait olduğu düşünülen kalıntılar, mücevher ve değerli taşlar bulunuyormuş. Ben gittiğimde kapalıydı, siz pazartesi harici giderseniz içeri girebilirsiniz.
Budva’nın kale içi, eminim en keyif verici, taştan labirent deneyimi olacak sizler için : ) Bu dar, taş sokaklarda, birçok şirin dükkan ve kafe var. Eğer Venedik’e gittiyseniz, geziniz sırasında neden Venedik havası var dediğimi zaten anlayacaksınız, ara sokakları aynı Venedik sokakları gibi.
Budva’da ne yiyebilirsiniz? Ben baklavaya benzer bir tatlı yedim, adı da baklavaydı zaten : ) ama tadı bizim çıtır baklavamıza hiç de benzemiyordu. Gördüğünüz gibi bizim baklavanın iki katı kalınlıkta, gevrek değil, pek beğenmedim açıkçası ama siz tadına bakın mutlaka. Bunun dışında et yemekleri ve tabi ki deniz mahsulleri meşhur.
Budva’ya yarım gün ayırsanız fazlasıyla yeter. Buradan Kotor’a kaçar orada konaklarsınız. Şimdiden iyi eğlenceler : )
Budva’yı güzel fotoğraflarla bitirelim
KOTOR
Montenegro’nun bir diğer güzel kıyı şehridir. Budva’dan biraz daha büyük ve kalabalıktır. 10. Yüzyıldan önce inşasına başlanmış. Burada da Budva’da olduğu gibi Stari Grad yani Eski şehir merkezini geziyor olacağız. Şehrin üç kapısı var, ben sadece sizin fotoğrafını da göreceğiniz ana kapısını kullandım, kapılardan biri nehre, diğeri ise denize açılıyormuş. Ana giriş kapısında Tito’ya ait bir not vardı, çevirisinin “Bizim olanı vermeyiz, başkasına ait olanı da istemeyiz, biz bize yeteriz” şeklinde olduğunu söylemişlerdi. Kotor’da turist yoğunluğu ilkbaharın ortalarında başlıyor, Ekim ayına kadar da sürüyormuş o sebeple fazla kalabalık olmaz, gidince otel buluruz diye düşünmeyin, bulamazsınız taşın üstünde yatarsınız : )
Nereleri gezebileceğinize bakacak olursak, yine iyisiniz aşağıya sıraladım : )
a-Silah meydanı: Şehrin girişinde sizi kucaklayan meydan, işte bu meydan. Eskiden bu meydanda yapılan silahlar sergilenirmiş o sebeple de adı silah meydanı olarak kalmış. Bu meydanda çokça kafe, banka hatta bölgenin ilk eczanesi de bulunuyor ama sizin dikkatinizi ilk çeken yapı bence saat kulesi olacak. Bu görkemli kule, 17. yüzyılda yapılmış, bakımını da yapan aile üstlenmiş.
Saat kulesinin altında gördüğünüz piramit şeklindeki taşın adı, utanç taşı. Taşın hikayesi adından daha ilginç. Konulduğu dönemde ayıplı, yüz kızartan bir suç işlendiğinde, işleyen kişiyi bu taşın önünde bekletirlermiş, gelen geçen de çürük yumurta, domates atar ya da yüzüne ayıplar şekilde bakarmış. Kısacası, o dönemin insanları bizlerden çok farklıymış, neden mi? Çünkü ayıp nedir bilir, bu yaşadıkları utanç onlara bir ömür yeter, derslerini alıp akıllanırlarmış. Şimdilerde utanma nedir, pek de bilmiyoruz değil mi?
b-Aziz Tryphon Kilisesi: Şehrin koruyucusu olduğunu düşündükleri Aziz Tryphon anısına yaptırılan bu kiliseye giriş ücretli. Ben 2016 yılında gittiğimde 1,5euro ödeniyordu. Yapımı 1166 yılında tamamlanmış ancak 1600 lü yılların sonunda yaşanan depremin ardından burası da ciddi bir restorasyon yaşamış. Oldukça etkileyici bir yapı, vaktiniz varsa içine girin.
c-Aziz Nikola Kilisesi: Kotor’da ki sanırım en yeni ve en önemli Ortodoks kiliseymiş. 19. Yüzyılda bir yangın sonucu tahrip olmuş, restorasyonu 20. Yüzyılın ortalarında tamamlanmış. İçeride onu diğer kiliselerden ayıran zengin bir sanat ve tarih koleksiyonu varmış, kilise içinde sıkça tütsü yakılır ve bu şekilde ortam daha mistik bir hale getirilirmiş. Bu özendirici ve başarılı çalışmalar bize de örnek olur umarım.
d- Aziz Luka Kilisesi: Burası 8. Yüzyılın başlarında bir Katolik okuluyken, aynı yüzyılın ortalarına doğru yaşanan savaş, göç gibi sebeplerle Ortodoksların bu bölgeye yerleşmesiyle biraz şekilde değiştirmiş ve her iki inanç mensubuna hizmet veren bir kiliseye dönüşmüş hatta kilisenin üzerinde iki inanışında mihrabı var. Ben dünyada böyle bir mabet olduğuna duysam da inanmazdım, aklıma hemen Praq’da yaşanan dinsel felaketler geldi. Dilerim, bu güzellik buradan yükselip tüm dünyayı sarsın ve herkes birbirinin inanç ve inançsızlığına saygı duysun.
e-Church Of Our Lady Of Remedy (Deva kilisesi): Kotor kalesinin ardında gördüğünüz bu dağın tepesinde yer alıyor. Oraya çıkmak için güçlü bacaklar, sağlıklı bir kalp, cesaret ve vakit gerekli. Çok eski bir kilise, inşa edilmesi İlirya zamanına dayanıyormuş ancak 6. Yüzyılda büyük kısmı yeniden yapılmış. Neden deva kilisesi dedim? İnsanlar hastalıktan, özellikle de vebadan kurtulmak için bu kiliseye çıkarlar, burada deva bulacaklarını düşünürlermiş.
f-Aziz Klara Kilisesi: 18. Yüzyılda barok tarzda yapılan değişik bir kilise. Değişik olma sebebi sadece görünüşü değil tabi ki, kilisenin içerisinde, binlerce kitabın olduğu bir kütüphane varmış.
g-Maritime Museum: Barok tarzdaki bu müze, adından da anlaşılacağı üzere bir deniz müzesi. Açılması 1900 lü yılların başında olmuş ve zaman içinde büyüyüp çeşitlenmiş. Depremden sonra zarar gören bir çok değerli yapı gibi burası da restore edilmiş
h-Pima Palace: Şehrin meydanına sizi karşılayan barok yapılardan biri de bu güzel saray. Şu sıkça bahsettiğimiz 1667 yılındaki deprem buraya zarar verememiş çünkü depremden sonra yapılmış : ) Kotor’un en zenginlerinden olan Pima ailesine ait bu saray, 1900 lü yılların ortalarında restore edilmiş.
Eğer, tepedeki kiliseye de çıkarım, Kotor’u da gezerim, gözüme kestirdiğim her kafede de otururum derseniz, o zaman bir tam gün ayırmanızda yarar var ama bir günden fazlası bence sıkar. Eğer benim gibi Kosova’dan girip Sırbistan’dan çıkacaksanız, yani Balkanlar’ı komple gezerim derseniz toplamda 8-9 gün ayırmanız bence yeterli. Hatta araya Arnavutluk’u bile sıkıştırabilirsiniz.
Peki Kotor’da ne yersiniz? Deniz mahsulleri çok taze ve leziz, arkadaşlarımın özellikle söyledikleri, Türkiye’de olmayan ya da nadir bulunan deniz canlılarının Adriyatik sularında bolca olmasıydı. Benim gibi deniz ürünlerini sevmiyorsanız sizler içinde dünya mutfağından güzel seçmeler var. Benim bu türlü sahil şehirlerinde imdadıma İtalyan mutfağı yetişir, burada da makarna yedim : ) tavsiye ederim.
Balkanları çok seveceksiniz arkadaşlar. Şimdiye kadar görmediyseniz, hiç vakit kaybetmeyin derim.
Kotor’dan bir kaç tane de salya akıtan fotoğraf paylaşalım : )





















































